Miğferli Şövalyenin Sessizliği
Taş avluda gece, fısıltı gibi çökerken üstüne, Kendi sesinin yankısını bir canavar sandı şövalye. Her sözü, sevdiği gülün dalını kıran bir fırtına, Kendi rüzgârından ürktü önce, sonra utancından. Zırhının parıltısı çoktan sönmüş bir kandildi şimdi; Titreyen alevi, aceleyle savurduğu gölgelere yenik. Bir inceliği taşıyamayan elleriyle kırdı sükûnu, Ve sustuğu her an, suçunu taşır oldu sessiz bir sancı gibi. Atının nallarında biriken toz, yolun değil, kalbin iziydi; Koşarken değil, durmayı bilmediğinde kaybetmişti asaleti. Bir bakışın sıcaklığını fark edemeyen o kalın miğfer, Şimdi ağırlığıyla çöktü; kalkan değil, kefaret oldu üstüne. Surların ardında saklı bir kuyu vardı: pişmanlığın suyu. Her gece eğilip yüzünü gördü; tanıdığı bir yabancıydı. Çünkü kırdığı heves, bir çocuğun düşürdüğü oyuncak gibi Masumdu… Ve masumu incitmek, en ağır darbeydi yiğide. Sonra kılıcını toprağa gömüp rüzgâra teslim etti sözcüklerini; Rüzgâr anladı onu, o anlamadığı herkesi anlamaya çalışırken. Ve şövalye öğrendi: en büyük zafer, diz çökmemek değil, Diz çöktüğü yerden daha iyisini inşa etmeye niyet etmektir.
Poetry Books 50% Off
Bestselling collections from top poets
